Lütfen bekleyin..
DOLAR
3,6736 % 0,76
20.10.2017 22:47
Foto GaleriVideo Galeri

Yuval Norah Harari: Gereksizler Diye Yeni Bir Sınıf Doğuyor

17 Mart 2017 14:39
+ -

Yuval Norah Harari’nin ilk kitabı ‘Homo Sapiens: Hayvanlardan Tanrılara’yı (Kolektif Kitap) okuduğumda insanlığa dair kafamdaki pek çok soru işaretine cevap bulmuş, daha evvel üzerinde pek düşünmediğim yeni soruların peşine düşmüştüm: “İnsan (Homo sapiens) neden ekolojik bir seri katile dönüştü? Kadınlar üstün sosyal becerilere sahipken, neden çoğu toplum erkek egemen? İnsanı bekleyen gelecek ne?”

Yalnız değilmişim, çünkü kitap dünyada satış rekorları kırarken Türkiye’de de 100 bin bandını aştı. Genç tarihçi Harari, bu defa ‘Homo Deus: Yarının kısa bir tarihi’ (Kolektif Kitap) kitabında gelecekte insanın neye evrileceğini, yine tarihi bilim ve teknolojik gelişmelerle harmanlayarak, akıcı ve anlaşılır bir dille tarif ediyor.

Geçen hafta İstanbul’da INGEV’in düzenlediği ‘Act Human-İnsani Gelişme Zirvesi’ne konuşmacı olarak katılan Harari ile söyleşi yapma şansını buldum. Tanıştığımızda, sunumunda “İnsanın en büyük düşmanı kendisi. Artık savaşlardan ziyade diyabetten ölen insan sayısı çok daha fazla. Kola, El Kaide’den daha öldürücü” dediğini ve bunun üzerine yanımdaki muhtemel Coca Cola çalışanının kalp sektesi geçirdiğini söyleyerek başladım, mahcup oldu.

Son derecede alçakgönüllü ve sıcak bir insan olduğu için tüm sorularıma sabırla yanıt verdi. İnsanlığın yeni buluşlarının başına açabileceği işlerden mutluluğa, yeni eşitsizliklerden mevcut politikalara geniş bir çerçevede konuştuk. Mesleki olarak en çok haz aldığım söyleşilerden biri oldu.

Son kitabınız ‘Homo Deus’da insan türünün (Homo Sapiens) teknolojik gelişmeler ve bilimsel araştırmalarla bir çeşit yarı tanrı, süper insan olacağını söylüyorsunuz. Bu yeni insan türünü tarif eder misiniz?

Mesele insanın yeni ve üstün beceriler kazanması. Homo Sapiens, Homo Deus’a dönüşecek, yani tanrı benzeri bir ilahi bir güce kavuşacak derken geleneksel olarak Tanrılara has düşünülen, yaşamı planlayıp düzenlemek ve yaratmak gibi özellikleri elde etmesini kast ediyorum. Çoğu mitolojide tanrılar, hayvanlardan bitkilere, hayatı yaratan varlıklar olarak betimlenir.

Aynı zamanda bedenlerini yaratabilir veya değiştirebilirler. Günümüzde bu artık bilim kurgu olmaktan çıktı. Mikroorganizmalar yaratmak ve değiştirmek mümkün, bu becerileri kendimiz de kazanıyoruz. Homo Deus’un ana fikri bu: “Yaşamı değiştirme ve yaratma becerisine kavuşmak.”

Yarı tanrı bir insandan bahsedince muhafazakarların, dindarların tepkisini çekmiyor musunuz?

Hayır, çünkü muhafazakarlar da aynı süreçten endişeli. Bunu reddetmek imkansız gibi, şu an oluyor çünkü. Laboratuarlarda, bilimsel makalelerde her yerde rastlıyorsunuz. Daha tam orada değiliz, eski bildik Homo Sapiens’iz. Ancak 20-30 yıl içerisinde kritik aşamayı geçeceğimizi düşünüyorum. Beden ve zihinlerimizi değiştirebilecek, teknik olarak insan mühendisliği yapabileceğiz, organların yerine biyonik uzuvlar yerleştirebilecek, beyni doğrudan bilgisayara bağlayabileceğiz.

Böylelikle insan ve makine birleşip bir tür sayborg ortaya çıkacak. Silikon Vadisi’nde insan zihnini bilgisayara yüklemek veya bilgisayarda zihin yaratmaktan bahsedenler var. İşte o zaman gerçekten tanrı gibi olacağız, bir dünya yaratıp içinde yaşamak anlamında. Silikon Vadisi’nde bunu yapmış bile olabilirler, bildiğimiz dünya Matrix gibi bir simülasyona dönüşmüş olabilir. Şu an yapılmamış olsa bile 50 yıl içinde bu olacak; fiziki dünyadan ayırt edilemeyen koskoca bir dünya yaratılabilir.

Matematik olarak mümkün…

Evet! Ama teknik olarak mümkün mü bilmiyorum. Ama bilim kurgu olmadığı kesin. Eskiden bilim kurgu romanlarında okuduğumuz şeyler, son derecede ciddi bilim insanları ve girişimciler tarafından yapılmaya çalışılıyor.

Hayvanlara zulüm: Ya Homo Deus böyle yaparsa?

Kitabınızda, Homo Deus ile Homo Sapiens arasındaki olası ilişkiyi anlayabilmek, aynı zamanda insanı anlamak için hayvanlarla ilişkimizi de inceliyorsunuz. Neden hayvanlarla ilişkimiz önemli?

Her şeyden evvel etik bir sorun var. Hayvanlar makine değildir, duyguları olan varlıklardır. Bilimsel araştırmalar, kuşların ve tüm memelilerin bir bilinci olduğunu, acı, öfke, sevgi ve keyfi hissedebildiklerini kanıtladı. Ancak günümüzde onlara makine gibi davranıyoruz. Yabani hayvan türlerini birer birer tüketirken çiftlik hayvanlarını kendi arzu ve ihtiyaçlarımıza göre köleleştirdik. Anadolu’da birkaç keçisi olan çiftçiden bahsetmiyorum, büyük süt ürünleri üreticilerini kast ediyorum. Bu şirketlerin derdi daha fazla ürün almak ve kazanç sağlamak olduğu için hayvanlara giderek daha kötü muamele yapıyor.

Misal, bir inek sadece doğurduğunda süt verdiği için mütemadiyen hamile bırakılıyor, yavrusu doğar doğmaz alınıp mezbahaya yollanıyor. Süt bitince tekrar dölleniyor, bu döngü 4-5 yıl içinde inek her anlamda tükenene ve mezbahaya yollanana dek devam ediyor. Hayvanın hayatı bu. Dar bir kafesin içinde, hareket etmeden ve sürekli antibiyotikler verilerek tutuluyor. Devamlı yavrusundan ayrılıyor. İnek açısından dünyadaki en sefil canlı olduğunu söyleyebiliriz.

Bu ilişki bize Homo Sapiens’in geleceği açısından ne anlatıyor?

İnsanlar hayvanlara reva gördükleri muameleyi iki şekilde açıklıyor: Birincisi, hayvanların birer makine olduğu ki bilimsel olarak aksi kanıtlandı. İkincisi, acı hissedebilirler ama ama önemi yok çünkü benim kadar zeki değil, deniyor. Zekaya bu kadar önem veriliyorsa, daha zekiysen senden daha az zeki olana her şeyi yapma özgürlüğün var anlamına geliyor. Bu çok tehlikeli bir durum. Yakın gelecekte Homo Sapiens gezegendeki en akıllı varlık olmaktan çıkacak. Süper insanlar veya yapay zeka daha gelişmiş bir zekaya sahip olacaksa, bugün insanın ineğe yaptığının benzerini uygulayabilir.

İnsan tam gücü elinde bulundurmaya o kadar alışık ki bunu düşünmüyorlar bile. Diğer insan ve hayvanların açısından bakmayı unutmak çok kolay. Güçlü sınıflar her daim güçsüzlerin, daha az imkana sahip olanların, etnik azınlıkların açısından dünyanın nasıl göründüğünü hep unutur.

Gelecekte ekonomik eşitsizlik biyolojik eşitsizliğe evrilebilir

Hastalıklarla mücadele, yaşamı uzatmada önemli adımlar atılıyor. Ancak bugün dahi bu yeniliklere, tedavilere ulaşabilen insan sayısı kısıtlıyken yakın gelecekte aradaki uçurum daha da büyür mü?

Beden, beyin ve zihin mühendisliği becerisini geliştirerek tarihte ilk kez ekonomik eşitsizlik biyolojik eşitsizliğe dönüşecek. Elbette varlıklıların daha iyi beslenmeye ulaşabilmesinden doğan biyolojik farklar vardı; mesela daha sağlıklı, daha uzun boylu oluyorlardı. Ancak insanın temel becerilerine baktığınızda büyük bir fark yoktu. İster Osmanlı hanedanından gelin, ister Anadolu’da yaşayan bir çiftçi olun, bariz fark yoktu. Gelecek onyıllar içindeyse yeni teknolojiler biyolojik eşitsizliğe dönüşebilir, yoksullar sadece daha alt sınıf mensubu olmakla kalmaz, hakikatte alt türe dönüşebilir. Böyle bir mesafede açıldığında bir daha arayı kapamak neredeyse imkansız. Zira sadece varlık olarak değil, becerilerde de fark attığınız zaman, daha az beceriye sahip insanın size yetişmesi giderek zorlaşacak.

İnsan evladı için bir felaket anlamına mı geliyor bu?

Kehanet değil, hala birşeyler yapılabilir. Ancak işi pazar dengelerine bırakırsak gerçekten felaket olacak.

Sizce koyu dindarların da ömürlerini uzatmaya çalışması bir çelişki mi?

Neden çelişki olsun?

Çünkü ölümden sonra yaşama, kadere inanıyorlar, hayatın değerinden ziyade ölümü yüceltmeye meyilliler… Bazı radikal liderler bunu açık açık söylüyor.

Çok doğru, mesela IŞİD’e bakalım. Liderleri her zaman başkalarını intihar bombacısı olmak için gönderiyor. Gerçekten dediklerine inansalar kendileri gönüllü olurdu. Birkaç saniyeliğine acı çekip sonsuza kadar cennette yaşayacaklarına yüreklerinden inansalar neden 16 yaşındaki çocukları göndersinler? İnsan, çelişkili inançlara tutunma becerisine sahiptir, istediklerinde değiştirirler. Yani cennete, ölümden sonra yaşama inanabilirler ancak bu dünyada onlarca yıl daha yaşamak isteyebilirler. Bunun için pek çok bahane bulurlar, mesela ‘Başkalarına yardım edeceğim, cennete gitmek için ikna edeceğim’ gibi.

Yani ‘Şu an ölüme gitmiyorum, sizin için fedakarlık yapıyorum.’Sanırım hayatı uzatacak teknolojiler geliştikçe dindar insanlar neden bunlara başvurduklarını açıklayacak yollar bulacak. Dinler gündemde kalabilmek için yeni teknolojilere uyum sağlamak durumunda. Yeni koşulları kabul etmiyorsan çekiciliğini kaybedersin. Papa iklim değişikliği ve insan haklarından bahsediyor, bunlar Hıristiyanlık idealleri değil ki. Aslında bu iyi bir gelişme, onu dinleyen insan çok.

İnsan neden mutluluğu ıskalıyor?

Modern insan daha fazla mutluluk için bu kadar uğraşıyorken depresyon ve intihar oranları yükseliyor. Sizce insan, mutluluk arayışında başarısız mı oldu?

Sanırım evet, başarısız olundu. Güç kazanmakta iyiyiz ancak bu güçleri mutluluğa dönüştürmekte değiliz. İnsan mutluluğu, Taş Çağı’ndan bu yana pek fark etmedi. Bunun bir nedeni, mutluluk ve ıstırap çekme konusundaki dar, sığ anlayışımızdan kaynaklanıyor. Mutluluğun haz almak, ıstırap acı çekmekten ibaret olduğunu düşünüyoruz. Tüm gücümüzü bize daha fazla haz verecek, daha az acı çektirecek koşullara harcıyoruz.

Ama sabahtan akşama tarlada çalışmak zorunda olmayan, korunaklı hatta varlıklı insanlar da depresyondan muzdarip. Tek ıstırap, acıdan kaynaklanmaz, başka türleri de vardır. Durduğumuz noktadan bunu benimsemek çok zor. Ama hırs, öfke de bir çeşit ıstıraptır.

Hırs, nasıl bir ıstırap türü olabilir ki?

Bana inanmak zorunda değilsiniz, hadi soru soralım. Herkes acı çekmenin, çok ender özel koşullar haricinde ıstırap olduğunda hemfikir. Ama hırsla yanıp tutuşan bir insan da ıstırap çekiyordur. Acıya kıyasla daha güç algılanabiliyor. Üstelik pek çok insan hırsın iyi bir şey olduğuna inanır, çünkü hırs sayesinde başarır, yükselir, yenilikler icat edilir. Mutluluk konusunda pek ilerleme kaydedilmemiş olmasının birinci nedeni, mutluluğun beklentilere bağlı olması.

Beklentiler koşullara uyum sağlar. Koşullar düzeldikçe daha çok tatmin olmayız, beklentiyi yükseltiriz. Daha derinlerde insan zihninin temel tepkisi daha fazla istemektir.

Mutlulukta daha fazla gelişme kaydedilmemiş olmasının ikinci nedeni, ıstırabı anlamaya yönelik yeterince keşif yapmamış olmak. Tüm çabamız acıdan kurtulmak ve daha fazla hazza ulaşmak. Oysa kızgın bir insan hiç de mutlu değildir. Acıdan kurtulmaya çalışmakla olmuyor ama bunu bir türlü göremiyoruz…

Anlamak zor çünkü hırsın kötü olduğu, kontrol edilebilir olduğunu düşünüyoruz, öyle değil mi? Öte yandan acı, genelde elimizde olmayan şeylerle bağdaştırılır.

Deneysel bir soru bu.  Hırslı olmak nasıl hissettirir? Sakin, dengeli ve mutlu bir duygu hali midir? Ayrıca hırs bizi öylesine kontrol ediyor ki nasıl hissettirdiğini gözlemlemek zor.  Pek çok medeniyette hırsın negatif anlamları vardır, ancak kapitalist dünyada gayet olumlu bulunuyor.

Başarmak, daha fazla kazanmak için hırslı olmak makuldür gibi mi?

Evet. Reklamlarda olduğu gibi daha fazlasını istemek, daha çok satın almak, daha çok yatırım yapmak zorundasınız. Tüm dünya bizi buna teşvik ediyor. Devamlı daha fazlasını isteme halinde olmak kesinlikle mutlu bir hal değil.

Gücün insandan algoritmalara kayması felaket mi?

2100’de dünya dramatik bir şekilde değişecek ancak kesin öngörülerde bulunamıyoruz. Ama bildiklerimiz de var; mesela ekonomik sistem bu haliyle devam ederse ekolojik yıkım yaşanacağı kesin. Öte yandan ‘Kapitalist sistemi kökünden değiştirecek olursak da toplum çöker’ diyorsunuz. Bu ikilemden nasıl çıkacağız? Sonumuz yakın mı?

Kimse ne olacağını bilmiyor. Tüm dünya giderek daha hızlı değişiyor… İnsan zihni ve beyninin bu dünyayla başa çıkamayacak noktaya ulaşacağız gibi görünüyor. Çok fazla veri var. İnsan artık Afrika çöllerinde yaşamıyor, ama mevcut dünyayı anlamlandırmakta zorlanıyor. Herkes, hatta siyasi liderler dahi dünyanın belirli bir kesimini görebiliyor, kısıtlı vizyona sahipler. Bu kısıtlı vizyona göre değerlendirme ve plan yapıyorlar.

Kimse daha net, geniş açılı bir vizyona sahip değil. Bunun yetersiz eğitim veya yaratıcılık eksiğinden kaynaklandığını düşünmüyorum. Sadece dünya, Homo Sapiens için fazla karmaşık oldu. Tam da bu yüzden otorite insandan algoritmalara kayıyor.

Algoritmalar nasıl hakimiyet kazanabilir? 

Çünkü sadece algoritmalar neler olduğundan bir anlam çıkarabiliyor. Biz Silikon Vadisi’ndeki gibi girişimcilerin hiçbir insanın isleyemeyeceği ölçüde veriyi, olağanüstü bilgisayar gücü ve yapay zekayla işlemesini dahi anlamıyoruz. Bu algoritmalarda bir takım modeller (pattern) buluyor ve kararları, seçimleri bizim adımıza yapıyorlar.

Bu epey ürkütücü. Binlerce yılda giderek daha fazla kontrol kazandık. Sadece kendimizi değil ekonomiyi, hatta doğayı, nehirleri, hayvanları hatta iklimi kontrol altına aldık. Elimizdeki bu kontrole odaklanırken birdenbire güç, algoritmalara geçti.

Peki bu neden korkutucu olsun?

Haklı bir nedeni var. Kim algoritmaların doğru karar verdiğini bilebilir? Kim, onu programlayan kişinin önyargılarına sahip olmadığını, hata yapmadığını iddia edebilir? Ben, bunun halihazırda gerçekleştiğini söylüyorum. Dünyayı anlamlandırma becerimizi kaybederken gücü algoritmalara teslim ediyoruz. Amerika’da kredi başvurunuz algoritmalara göre değerlendiriliyor. Sizden alınan veriler, Facebook, Amazon, banka hesaplarınıza göre algoritma kredi verip vermeyeceğine karar veriyor. 20 yıl önce karşınızdaki bankacı bir insandı. Elbette pek çok önyargı vardı..

Misal, Afrika-Amerika kökenlilere karşı önyargısı varsa buna göre kredi vermeyebilirdi. Ancak insan bankacıya ırkçılık yaptığını söyleyip şikayet edebilir, hatta protesto düzenleyebilirsiniz. Algoritmanın olumlu tarafı, ırkı kriter olarak görmemesini programlayabilmek.

Başka sorunlar ortaya çıkabilir mi?

Şu anda aklımızın almayacağı yeni önyargılar gelişebilir. Algoritmalar büyük miktarda veriyi işler ve buna göre insanların düşünemeyeceği modeller çıkarabilir. Mesela kişinin borcu geri ödemesiyle ilgili bir özelliği keşfedebilir. Buna göre başvurunuzu reddedebilir. Banka size ‘Bilmiyoruz neden, algoritma böyle dedi’ deyip işin içinden sıyrılır, ‘Benim neyim var? Neden kredi alamadım?’ diye düşünüp durursunuz. Ve yapabileceğiniz bir şey yoktur, çünkü diğer reddedilen insanların hangi özellikleri taşıdığını da bilemezsiniz.

Eskiden ayrımcılık kolektifti, mesela tüm kadınlara, geylere, siyahilere karşı ayrımcılık gibi. Fakat şimdi bireysel bir ayrımcılık sözkonusu. Algoritma kadın veya gey olduğun için değil, seni beğenmediği için işe alınmanı istemeyebilir! Ne yapacaksın bu durumda?

Yeni bir sınıf doğuyor: Gereksizler…

Algoritmaların, teknolojik ve bilimsel gelişmelerin yeni bir elit ve yeni bir sınıf yaratacağından bahsediyorsunuz. Neden ‘gereksiz sınıf’ terimini kullanıyorsunuz? Bu yeni sınıfın hiçbir değeri olmayacak mı?

‘Gereksiz sınıf’ terimini bilerek kullanıyorum, çok provokatif olduğunu biliyorum. Kişisel olarak hiçbir insanın gereksiz olduğunu düşünmüyorum tabii. Bu terimi, sistemin bakış açısı olduğu için kullanıyorum. 20. yüzyılın sonuna dek insan, özellikle ekonomik ve askeri olarak sistem için gerekliydi. Devletler, savaşa döndürmek ve fabrikalarda çalıştırmak için insana ihtiyaç duyardı. Dünya savaşlarına bakarsanız, kadınların seçme hakkını kazanmasının bir nedeninin, devletlerin kadınlara ihtiyaç duyması olduğunu görürüz.

Birileri savaşırken birilerinin de fabrikalarda çalışması gerekiyordu, üstelik kadınlar çok faydalı olduklarını gösterdi ve ülkeler peş peşe kadınlara seçme hakkını verdi.

Peki insanlar artık sisteme faydalı değilse ne olacak? Askeri anlamda bunu yaşıyoruz bile. Artık savaşlar için milyonlarca insanı askeri almak gerekmiyor. Elit güçler yetiştiriliyor, özel harekat güçleri ya da dron kullanacak insanlar gibi. Ordular giderek sofistike ve otonom teknoloji kullanımına yöneliyor.

Kimi insanlar, askeri değerini yitiriyor. Aynısı sivil hayatta, ekonomide de geçerli: Mesela kendi kendine çalışan arabalar, taksi şoförlerini işinden edebilir. IBM’in Watson’ı doktorların yerini, algoritmalar borsacıların yerini alabilir. Borsacı olacağım diye finans okuyan biri 10 yıl sonra iş bulamayabilir.

Elbette yeni meslekler çıkacak, ama kaybolanların yerini doldurabilecek mi orası meçhul. İnsanların iki ana becerisi var; fiziksel ve bilişsel. Makinelerin fiziksel beceride insanı kat be kat geride bıraktığını deneyimledik. Daha çok insan bilişsel beceri isteyen mesleklere kaydı.

Sanayi ve tarımdan hizmetler sektörüne geçiş oldu, ama makineler bu alanda da rakip oldu. Eğer bizden daha iyi performans çıkarırlarsa şapkadan üçüncü bir beceriyi çıkaramayız. Sanatta bile böyle. Bilgisayarlar müzik besteliyor, filmler için senaryo yazıyor.

Beş yıl önce Google çevirisine gülüyorduk, şimdi öyle gelişti ki çevirmenler işlerinden olmaktan korkuyor. Tabii Murakami romanı çeviremiyorlar, ama bir markanın el kitabını rahatlıkla pek çok dile çevirebilirler. 20 yıl sonra Murakami romanını da çevirebilir. Giderek daha fazla sayıda insanın işsiz kalacak olması gerçek ve açık bir tehlike.

Yeni meslekler çıksa dahi insan uyum sağlamakta güçlük çekecek. 50 yaşında taksi şoförü işsiz kaldıysa gidip nasıl sanal gerçeklik oyunu dizaynı yapacak değil. Çoğu insanın bu geçişi yapabileceğini sanmam.

Gelişmekte olan ülkeler, arayı kapatmakta çok zorlanacak

Hala kimi siyasi liderler daha fazla çocuk yapın, çocuklarınızı askere, işe yollayın diyor. Sizce halen 20.yüzyıl değerleriyle yönetilen ülkelerin durumu ne olacak?

Bu en korkulu senaryo. İsveç gibi bir ülkede, sosyal demokrasi ve sosyal devlet olma geleneği güçlü olduğu için teknoloji devi büyük şirketleri yüksek vergiye tabi tutabilir, işsiz kalanları destekleyebilir. Ancak bu geleceğe sahip olmayan pek çok gelişmekte olan ülkenin eliti, kitlelerin işsiz kalmasının karşısında hem isteksiz, hem de yönetimde yeterli beceriye sahip değil.

Nijerya, Bangladeş, Brezilya, Hindistan gibi ülkeleri düşünecek olursak, ekonomik ve politik olarak arayı ucuz işgücüne dayanarak kapatmaya çalıştıklarını görürüz. Çin ABD’yi böyle yakaladı, en önemli varlığı ucuz işgücüydü.

Peki ucuz işgücü bir değer olmaktan çıkınca ne olacak? Robotlar tişört üretebilirse, tasarımları 3 boyutlu yazıcıdan alınabilirse ne olacak? Petrol gibi doğal kaynaklara sahip ülkeler, kaynaklarını tüketene kadar yaşayabilir.

Öte yandan ABD’nin Google, Microsoft gibi devlerin vergilerini yükseltip Bangladeş’e para desteği yapacağını hiç sanmam. Buna inanırsak Noel Baba’nın yardım dağıtacağına da inanabiliriz.

20. yüzyıl siyasetçilerinin megalomanyak vizyonlara sahip olduğunu, bugünse kimsenin net bir vizyonu olmadığından bahsettiniz. Milliyetçiliğin yükseldiği, kolektif iş yapmak yerine içe kapanmanın konuşulduğu bir dönemdeyiz. Bu ne anlama geliyor?

Küreselleşmeye karşı bir tepki var. Milliyetçiliğin yükselişi ve uluslararası işbirliklerin bozulması son derece tehlikeli. Zira insanlığın 21. yüzyıldaki en büyük sorunları, iklim değişikliği veya yapay zekanın yükselişi gibi küresel problemler. Hiçbir ülke kendi başına bunlarla başa çıkamaz. Ülkeler kendi çıkarlarıyla bu kadar meşgul olur, milliyetçiliği ön plana çıkarır ve insanlığın ortak çıkarına duyarsız olursa karşılaşacağımız sorunları çözebilme şansımız azalıyor.

Bilgi en değerli varlık. İyi güzel, peki niye şimdi gerçek ötesi (post truth) döneme girdik deniyor? 

Gerçek ötesinin yeni olduğunu düşünmüyorum. Gerçek ötesi çağda yaşıyoruz diyenlere sorarım: Ne zaman gerçeğin çağını yaşadık? 1980’ler mi, 1930’lar mı, Orta Çağ mı, Karanlık Çağlar mı? Tarih boyunca gerçeği eğip büken, gizleyen güçlü ideolojiler, dinler hep oldu. Tamamen sorgulanabilir gerçekler ve kanıtlar üzerine kurulu bir topluma rastlayamazsınız. Birkaç istisna haricinde insan hikayelerle düşünür, gerçeklerle değil.

İyi bir hikaye gerçekle çelişirse pek azımız gerçeğin bu hikayeyi bozmasına izin verir. Din, iyi bir örnek. Şimdi mesela Trump, elini İncil’e koyup başkanlık yeminini ediyor, tıpkı Obama ve ondan öncekilerin yaptığı gibi. Trump’ın söylediği gerçek ötesi diyoruz da İncil nedir?

Bilimsel açıdan bakınca kurguyla, mit ve hatalarla dolu. Bu yüzden insanların mahkemeye çıktığında elini İncil’e koyması ve yalnızca gerçeği söyleyeceğine yemin etmesi ironik.

Harry Potter kitabının üzerine el basmaktan farkı yok, çünkü kurgu bir kitap. Binlerce yıldır böyle olduğuna göre gerçek ötesi çağda filan yaşamıyoruz.

Türümüz, gerçeğe sıkı sıkıya inandığı için gezegeni fethetmedi. Gezegeni fethettik çünkü kalabalıklar halinde esnek işbirliği yapabiliyoruz. Ve her büyük işbirliği bir kurguya, ideolojiye veya dine dayandı. İnsanlara ‘E eşittir MC2’ diyerek harekete geçiremezsiniz.

Hayır, etrafınızda toplayacak iyi bir hikayeye ihtiyacınız vardır: ‘Tanrı bana şunu dedi, bunu yapmalıyız, beni takip edin’ gibi…

kaynak: Mehveş Evin – diken.com.tr

 

  • Bu haberi paylaşın:
YORUM YAZ
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (0)
Bu habere henüz bir yorum yapılmamıştır, ilk yorumu eklemek için yukarıdaki formu doldurunuz
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=